ChaO's Truth
Yayınlanma tarihi:

Darkmarket Yargılamaları: Gerekçe Uydurma Sanatı ve Bir Hukuk Tiyatrosu

Yazarlar
  • avatar
    İsim
    Çağatay Evyapan - ChaO
    Twitter
Darkmarket Yargılamaları: Gerekçe Uydurma Sanatı ve Bir Hukuk Tiyatrosu

Kitabı okuyanlardan, akademik araştırma yapanlardan hâlâ bu yargılamaların detaylarını soranlar var. "Darkmarket Türkiye Yargılamaları" başlığıyla bu konuyu yazmak uzun zamandır aklımdaydı. Aradan geçen yıllara rağmen hatırladıkça kimyamı bozan, birkaç yazma teşebbüsümü yarım bıraktıran o defteri nihayet kapatıyorum. Üzerinde çok çalıştım, belki biraz uzun oldu. Ama bu memlekette adaleti tesis etmek için değil, "ne olursa olsun minareye bir kılıf uydurmak" için kurulan o mahkeme tiyatrosunu anlatırken kısa kesmek, gerçeğe ayıp olurdu.


I. 18 Ay Bekle, Kazakla Gel, Savunma Yap

Tutuklanmamızın ardından dosyadaki gizlilik kararı tam 12 ay sürdü. Koca bir yıl boyunca neyle suçlandığımızı dahi bilmeden yattık. İlk mahkemenin açılması ise bir 6 ay daha aldı. Dile kolay; tutuklandıktan tam 18 ay sonra ilk kez hâkim karşısına çıkabildik.

O dönem Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ndeydim. Normalde mahkûmlar sabah 06.00'da ring aracıyla Beşiktaş'taki Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri'ne götürülür. Ben Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi'ne çıkacağım için tek başıma, ayrı bir araçla götürülecektim.

Mahkemeden bir gün önce akşam memurlar geldi: "Jandarma personel eksikliği sebebiyle yarın İstanbul'a götürülmeyeceksin."

Kabul ettik, bekleriz.

Ertesi sabah 09.15. Kapı hızla açıldı, jandarma nefes nefese: "Acil gel, mahkemeye gidiyoruz, başımıza büyük iş açtın!"

Üzerime bir takım elbise bile giymeme fırsat vermediler. Gündelik bir kazakla apar topar özel bir ring aracına bindirildim. Sirenler açıldı, emniyet şeridinden son sürat basıp 10.30'daki duruşmaya yetiştik.

"Yine ne yaptım da başınıza iş açtım?" diye sordum.

Meğer sabah 09.00'da cezaevi yönetimi mahkeme kalemini arayıp gelemeyeceğimi bildirdiğinde, heyetten bir hâkim kükremiş: "Çağatay tam saatinde burada olmazsa, hakkınızda gereğini derhal yaparız!" Jandarma haklıydı, başlarına gerçekten iş açmıştım. Ama bir gece önce "götürmüyoruz" diyen devlet, sabah "acil gel" diyordu.

Mahkeme salonu mahşer yeri gibiydi. Sanıklar, avukatlar, yakınlar, gazeteciler... Vardığımda duruşma çoktan başlamış, kimlik tespitleri ve yasal rutinler tutanağa geçirilmişti. Herkes jilet gibi takım elbiseliydi. Ben ise hırpani kazağımla, o şaşkın bakışların ortasında yerimi aldım.


II. İddianamenin İtirafı: "Delil Yok Ama Örgüt Var"

Örgüt lideri sıfatıyla yargılandığım için ilk savunma hakkı bana verildi. Kürsüye çıktım. Tam başlayacaktım ki, iddianamenin daha ilk paragrafındaki o absürt cümleye takıldım. Aynen okuyorum:

"...Yapılan tüm teknik ve fiziki takip çalışmalarına rağmen, Sanık Çağatay Evyapan'ın kurup işlettiği Darkmarket adlı web sitesine girmek, bilgi ve delil toplamak mümkün olmamıştır..."

Bir dakika. Sen iddianamenin girişinde, siteye giremediğini ve delil toplayamadığını bizzat itiraf ediyorsun. E o zaman neyin iddianamesini yazdın? Darkmarket'e girmek için üç kişinin kefil olması gerektiği gibi detaylar zaten kitaplara konu oldu, onları biliyoruz. Ama madem elinde delil yok, bu yargılamayı neye dayanarak yapıyorsun?

Neyse, kazağımla savunmama döndüm. Apar topar getirildiğimi, yazılı savunmamı alamadığımı, üzerimi bile değiştiremediğimi anlattım. Savunma için bir celse süre istedim. Ama ekledim:

"Bu davada, benim kurduğum iddia edilen örgüte üye olmakla suçlanan, 18 aydır haksız yere yatan insanlar var. Eğer ifade vermezsem onların tutukluluk durumunu dahi değerlendirmeyeceksiniz. Bu yüzden, izin verirseniz, sadece 'örgüt kurma ve yönetme' suçlamasıyla sınırlı bir sözlü savunma yapayım."

Hâkimler tebessüm edip kabul etti.

Anlatmaya başladım: "Burada tutuklu olanlardan biri MEB'e bağlı bir öğretmen. Diğeri sanayide 30 yıllık esnaf. Bu insanlar benim adımı bile bilmez. KOM Bilişim Şube, bu davayı 'örgütlü suç' kapsamına sokabilmek için Hakkan ve benim yanıma üçüncü bir kişi bulamamış. Mecburen bu insanları kod adlarıyla örgüt üyesi gibi gösterip sizi kandırmışlar."

Mahkeme başkanı sertçe araya girdi: "Kısaca ne diyorsun Çağatay, bu adamların suçla ilgisi var mı yok mu?"

"Hayır, yok. Tamamı mağdur."

O duruşmanın sonunda, Hakkan ve ben hariç tüm tutuklu sanıklar tahliye edildi. Kazağımızla en azından bir işe yaramıştık.


III. Tam Kanunsuzluk: Bir Firariyi Neden İzlersiniz?

Sonraki duruşmaya tüm ifademi yazılı hazırlayarak, sakin bir şekilde gittim. Sözlerin tutanaklara eksik veya yanlış geçirildiğini çok kez tecrübe etmiştim; işimi sağlama almalıydım.

Şimdi asıl skandalı anlatayım. Dosyaya göre hakkımdaki takip kararları Nisan 2008'de, tutuklanmamdan 4-5 ay önce başlamıştı. Oysa gerçekte Temmuz 2007'den beri peşimdelerdi. Evime gizli dinleme cihazları yerleştirmişler, yakalayıp videoya çekmiştim. Sonra karşımdaki villayı kiralayıp bir seneden fazla benimle aynı sitede yaşadılar.

Ama mesele sürenin uzunluğu değil. Mesele şu: Ortada kusursuz bir Tam Kanunsuzluk var.

Neden mi? Çünkü ben o esnada Türk Ceza Kanunu'ndaki en üst sınırı almış, "dur ihtarına uymazsa vur" emriyle aranan bir firari hükümlüydüm. Kanun çok nettir: Beni görüp de tutuklamayan bir kamu görevlisi meslekten ihraç edilir ve hapis yatar. Hatta yasa der ki; "Bunu yapan kişi sanığı yakalamakla görevli memursa, ceza en üst sınırdan tatbik edilir."

Yani kanun polise "Bu adamı gördüğün an kelepçeleyip getireceksin" diyor.

Peki beni yakalamakla görevli polisler ne yaptı? Bir yandan yasal adresime gidip "Çağatay burada bulunamadı" diye sahte tutanak tuttular. Diğer yandan "Hakkında ihbar var, delil arıyoruz" diyerek mahkemeleri kandırıp aylarca fiziki takip kararı çıkarttılar. Adam firari. Tutuklamak yerine villalar kiralayıp izliyorsun, mahkemeye yalan söylüyorsun, yasa dışı dinleme yapıyorsun. Bunların tümü aleni suçtu ve delilleri bizzat dosyanın içindeydi.

Çalınan Bilgisayarlar ve 16 Sayfalık Sahte Tutanak

Basına servis ettikleri baskın videolarında evimde 13 bilgisayar olduğu açıkça görülüyor. Ama adalete sadece 2'sini teslim ettiler. 11 bilgisayarım buharlaştı. Neden? Çünkü içlerinde evimin kamera kayıtları ve kumpası kuran polislerle yaptığım konuşmaların kayıtları vardı. O bilgisayarları yargıya teslim etseler, bu tezgâhı kuramazlardı.

Gelelim davanın belkemiğine. Davada 50'den fazla adrese baskın yapılmıştı ve tüm arama tutanaklarında komşulardan oluşan iki "hazirun" (şahit) imzası eksiksizdi.

Peki davanın 1 numaralı sanığı olan benim evimdeki arama tutanağı nasıldı? 16 sayfalık bir bilgisayar çıktısı. Üzerinde tek bir hazirun imzası yok. Oysa evim askerî bölgedeydi, haberi alan subay komşularım bile gelmiş ama polis hepsini uzaklaştırmıştı. İşin daha komiği, 16 sayfanın her birinde bana ait olduğu iddia edilen toplam 16 imza vardı. Tamamı sahteydi. Evimde tek bir tutanak tutulmamış, tek bir imza bile atmamıştım.

Mahkemede bombayı patlattım: "El yazı örneklerimi alın. Kriminale gönderin. Eğer o 16 imzadan tek bir tanesi bile bana ait çıkarsa, tüm savunma haklarımdan vazgeçiyorum ve suçlamaların tamamını kabul ediyorum!"

Tutanak öylesine sahteydi ki, "ben kurguyum" diye bağırıyordu. Yasaya göre hazirunsuz aramada elde edilen delil geçersizdir. Polisler bunu bildiğinden paniğe kapılmış, tutanağın altına KOM Bilişim Şube'deki neredeyse herkesin imzasını basmışlardı. Normalde 2-3 polisin imzaladığı evrakta, iki düzine isim vardı. "Ne kadar çok imza, o kadar gerçek" sanmışlardı herhalde.

Bunları anlattıktan sonra sordum: "Amacınız beni içeri atmaksa, zaten firariyim, cezalarım onanmış, infazım belli. Bu dosyada neyle suçlanırsam suçlanayım fazladan tek bir gün bile yatmayacağım. Benim yalana ihtiyacım yok. Peki siz yetkisini kanundan alan kamu görevlileri olarak; amirlerinizi, savcılık makamını ve mahkemeyi organize bir yalanla kandırmaya neden ihtiyaç duydunuz? Neyi beklediniz?"

Tam Kanunsuzluk nedeniyle davanın düşürülmesini talep ettim. Belki 4 saat konuştum. Salonda çıt çıkmadı. Sözümü bir kez bile kesmediler.


IV. Zeytinli Açma: Örgütün Lojistik Sorumlusu

Bu hukuk tiyatrosunun en Kafkaesk sahnesini anlatmadan geçemeyeceğim. Bir poğaçacının "uluslararası siber suç örgütünün lojistik sorumlusu" ilan edilmesi...

Olay şu: Telefonda Hakkan'la konuşuyorum. "Bana gelirken poğaçacıya uğra ve emanetimi al" diyorum. Sonra ekliyorum: "Aman emanetimi unutma." Hepsi bu. İki cümle.

Emanet dediğim şey ne? Zeytinli açma. Her sabah yediğim, poğaçacıdan aldırdığım zeytinli açma.

KOM Bilişim Şube bu konuşmayı nasıl mı yorumladı? Seyyar poğaçacı, örgütümüzün lojistik sorumlusu ilan edildi! Neymiş, şifreli konuşuyormuşuz ("emanet"). Neymiş, çok önemli olmasa iki kez ısrarla istemezmişim. O adam örgüt içi donanımları taşıyormuş!

Gittiler adamı yakaladılar. Yargıladılar. Ve hapis cezası verdiler.

Sabah sekizde tezgâh açan bir seyyar satıcı, zeytinli açma sattığı için uluslararası Darkmarket örgütünde "lojistik sorumlu" sıfatıyla mahkûm oldu.


V. Tiyatronun Perdeleri

"Ne Bakıyorsun Lan!"

Mahkeme savunmamı dikkate alıp "Tevsii Tahkikat" (soruşturmanın genişletilmesi) kararı vermiş, emniyetten operasyonun ham görüntülerini istemişti. Bütün KOM Bilişim Şube personelini de duruşmaya çağırdı. Heyecanlıydık; Simon1 ve Simon2 ile mahkemede yüzleşip yemin altındaki yalanlarını dinlemek eğlenceli olacaktı.

Duruşma günü salona yüksek güvenlik altında, jandarma çemberinde girerken, kapıda uzun saçlı bir komiserle göz göze geldim. Gerginliğin verdiği o kabadayılıkla bağırdı: — "Ne bakıyorsun lan?!" — "Göt görünce dayanamıyorum, ne yapayım lan!"

Bütün salon, mahkeme heyeti dâhil bize döndü. Kıpkırmızı olan komisere ve bana bakıp kahkaha atanların arasında duruşmaya başladık.

Projeksiyon Faciası ve Gizemli Kadın

Görüntüler gelmişti ama tahmin ettiğim gibi ham değil, kesilmiş klip halindeydiler. Tutanak tutulduğuna dair tek bir kare bile yoktu. Mahkeme görüntüleri projektörden izlemeye karar verdi. Ancak bilgisayar çalışmadı. Codec sorunu dendi. "Sonraki celseye çözeriz" dediler.

KOM görevlileri tek tek kürsüye çıkıp yemin etti. Tabii ki Simon1 ve Simon2 ortada yoktu. Mahkemeyi takmamışlardı. Bana "Ne bakıyorsun lan" diyen komiser kürsüye çıktığında ne dedi biliyor musunuz? Dosyanın sorumlusu oydu ama şubeye tam da operasyon günü atanmış! Öncesini bilmiyormuş. Dünyanın en büyük siber operasyonunda klasörleri taşıyan sorumlu komiserin hiçbir şeyden haberi yoktu. Asıl kumpasçılar dosyaya imza bile atmamıştı.

Sonraki duruşmada ne oldu dersiniz? Bilişimcilerin ayarladığı mahkeme bilgisayarı yine çalışmadı! Tamamen tesadüf.

Ama o gün asıl gariplik başkaydı. Duruşma heyetine daha önce hiç görmediğimiz bir kadın hâkim katılmıştı. Elindeki küçük not kâğıtlarını sürekli diğer üyelere, hatta savcıya gösteriyor, fısıl fısıl talimat veriyor gibiydi. Bilgisayar yine çalışmayınca ara karar için dışarı çıkarıldık. Avukatıma "Bu kadın kim?" diye sordum.

Ara karar açıklandığında delirdim. Mahkeme, daha önce verdiği tüm inceleme ve soruşturmayı genişletme kararlarını iptal etmişti. Görüntüleri izlemekten ve el yazısı örneklerimi almaktan vazgeçmişlerdi. Üstelik bunu bize sormadan yapmışlardı.

Sonra o kadının kim olduğunu öğrendik. Bizim dosyamızı hazırlayan —Simon1'in yanında esas duruşta bekleyen— soruşturma savcımızın karısıydı! Tesadüfen o gün bizim heyete atanmış, elindeki yemek tarifi yazılı kâğıtlarla, kocasının kurguladığı davanın yönünü değiştiriyordu.

Kurgu romanda yazsanız sırıtacak bu olay, Türkiye'de bir mahkeme salonunda yaşanıyordu.


VI. Yargıtay ve Gerekçe Uydurma Sanatı

İlk derece mahkemesi kararını verdi: Boyacıdan poğaçacıya herkes örgüt üyesi olmaktan 2 yıl, Hakkan'ın suçu örgütsel sayıldığı için ekstra 7.5 yıl. Bana da liderlikten ceza. Oysa ortada sadece Hakkan'ın işlediği tek bir somut suç vardı.

Dosya Yargıtay'a gitti ve 2 yıl sonra karar çıktı: Ortada bir örgüt yoktur. Poğaçacı beraat etti. Boyacı beraat etti. Herkes beraat etti. Benim ve Hakkan'ın cezası da bozuldu, yeniden mahkemeye çıktık. Örgüt yoksa, ben liderlikten yargılanamazdım. Hakkan'ın suçunu bana bağlayacakları bir bağ kalmamıştı.

Yeni mahkeme kararını okumaya başladı:

"Hakkan ve Çağatay, teknik servis kıyafetleri giyerek ATM'ye beraberce skimmer takıp kart kopyaladıkları..."

Ayağa fırladım. Dosyanın tek bir sayfasında, tek bir polis raporunda bile böyle bir iddia yoktu! Ne kumpasçıların, ne savcının böyle bir suçlaması olmamıştı!

"Siz resmen gerekçe uyduruyorsunuz!" diye bağırdım. "Ya bu uyduruk gerekçeyle karar vermeyin ya da hakkımda mahkemeye iftira ve hakaretten işlem yapın!"

Kısa bir sessizlik oldu. Mahkeme başkanı bana döndü ve o tarihi cümleyi kurdu:

"Ne yapalım Çağatay, sana hiç ceza vermeyelim mi?"

Yerime oturdum. "Bir daha ayağa kalkmam" dedim.


Sonsöz: İki Ceza

Başkan o cümleyi kurduğunda yerime oturdum ve kararın yazdırılmasını sessizce bekledim.

O an, salondaki cübbelilerin, kumpasçı polislerin, o karanlık yapının fark edemediği bir gerçek vardı: Bana verdikleri cezanın, yattığım süreye eklenecek tek bir saniyesi bile yoktu. Zaten yasaların kestiği en ağır cezaları almış bir firariydim. Yeni bir mahkûmiyetin benim infazımda zerre hükmü yoktu. Onlar da biliyordu, ben de.

Tüm o sahte tutanaklar, çalınan bilgisayarlar, savcının eşinden oluşan heyet, poğaçacıyı örgüt yöneticisi yapan iddianame... Hepsi koca bir hiç uğrunaydı. Sırf bir gerekçe uydurabilmek, evrak üzerinde bir "başarı" yazabilmek için bunca suçu işlediler.

Gülünç.

Ama ben o sandalyeye oturduğumda bunların hiçbirini umursamıyordum. Benim zamanım, çok öncesinde, 4 Eylül 2008, saat 09.34'te durmuştu.

O telefon. O ses. "Gülce... dün... intihar etmiş."

Dünya o saniye durdu ve bir daha dönmedi. Mahkeme salonu, cezaevi duvarları, parmaklıklar... Hepsi silindi. Çünkü asıl zindan çoktan içime kurulmuştu.

Gülce bu dünyayı reddedip o mutlak hiçliğe, o Büyük Susuş'a çekildiğinde, iki kişilik trajedimizin sonu da yazılmıştı. O ölümü seçti. Ben ise onun bıraktığı o devasa sessizliğin nöbetini.

FETÖ kumpasının mahkeme salonunda kestiği o sahte cezanın hükmü sıfırdı. Ama benim kendime kestiğim ceza; her sabah o telefonu yeniden duymak, gerçek adımı bile söyleyemediğim o kadının yokluğunu her nefeste bir pranga gibi taşımak... İşte onun hükmü ömür boyu.

Onların uydurduğu karar Yargıtay'da onandı ve tozlu arşivlere kalktı. Benim cezam ise her gün, her saat infaz ediliyor. Son güne kadar da edilecek.

Peki o tiyatroyu kuranlara ne oldu? 15 Temmuz'dan sonra hepsi darmadağın oldu. KOM Bilişim Şube'deki o kadroların FETÖ'cü olduğu ortaya çıktı. Operasyonun "kahraman" amiri Bilal Şen, terörist olarak hapse girdi. Simon1 devlet kayıtlarında "öldü" gösterilip buharlaştı, kaçtı. Simon2 sessizce emekli olup sırra kadem bastı. Kimi cezaevinde, kimi kaçak, kimi mezarda.

Hukukçular bugün o dosya için "Kumpasın Delili Nasıl Olur dersi" diyor. Yeniden yargılama talep edeceğim. Kumpas, kanunun yetkisini kanunsuzluk için kullanmaktır. Ve bu kumpas, bizzat bir hâkimin ağzından şu cümleyle itiraf edilmiştir:

"Ne yapalım Çağatay, sana hiç ceza vermeyelim mi?"

Verdiniz. Ama sandığınız gibi olmadı. Sizin verdiğiniz o kâğıt üzerindeki cezanın süresi çoktan bitti.

Benim asıl cezam ise devam ediyor.

Paylaş:

Çağatay Evyapan - ChaO • © 2026 •