- Yayınlanma tarihi:
Bir Devleti Kodlarla Kuşatan Tanrı Modu İhtirası

İnternetin ilk yılları, sınırların kalktığı, devletlerin hantal yapılarının dijital hız karşısında çaresiz kaldığı romantik bir anarşi dönemiydi. Ancak bu özgürlük illüzyonu çok uzun sürmedi. Devletler ve devletin içine sızmış karanlık yapılar, görünmeyeni ve kontrol edilemeyeni asla affetmezler. 2000'li yılların başından itibaren Türkiye'nin yeraltı dünyasında, kolluk kuvvetlerinin koridorlarında ve siber uzayın karanlık dehlizlerinde yaşananlar, sadece kredi kartı kopyalayan birkaç gencin hikayesi değildi. Bu, bütün bir ülkeyi tek merkezden dinlemek, izlemek ve gerektiğinde yeniden dizayn etmek isteyen bir yapının "dijital panoptikon" inşa etme savaşıydı.
Hantal Yapıların Bilişim Çıkmazı ve "Tanrı Modu" İhtirası
Derin devlet yapılanmaları veya vesayet odakları, doğaları gereği hantaldır. Geçmişten gelen alışkanlıklarına bağımlıdırlar ve dinamik değişimlere kapalıdırlar. Bu tür yapıların kendi içlerinde gerçek anlamda üretken, yenilikçi bir bilişim (IT) departmanı kurmaları neredeyse imkânsızdır. Çünkü yazılım ve kodlama dünyası özgür düşünceyi, merkeziyetsizliği ve asimetrik zekayı gerektirir. Oysa bu tür istihbaratçı yapılar, mutlak itaat ve katı bir hiyerarşi ile beslenirler.
Bu çatışmanın en net örneği, iletişim ağlarının tasarımında ortaya çıkar. Gerçek bir teknoloji aklı, dinlenmesi ve ele geçirilmesi imkânsız, merkezi bir sunucusu (IP'si) olmayan, yatay ve özgür sistemler tasarlar. Ancak 2000'lerin sonuna doğru devletin kılcal damarlarına sızmaya başlayan örgütlü yapının (o dönemki adıyla cemaat/paralel devlet, bugünkü adıyla FETÖ) aradığı şey bu değildi. Onlar, en tepede bir "X" kullanıcısının (bir nevi Tanrı'nın) bulunduğu, altındaki A, B, C birimlerinin ve hücre evlerinin tüm sırlarını anlık olarak duyabildiği, katı bir piramit sistemi istiyorlardı.
Amaçları dışarıdan sızılmaz bir ağ kurmaktan ziyade, kendi tabanlarını ve hedeflerini anbean gözetleyebilecekleri mutlak bir kontrol mekanizması yaratmaktı. Bu vizyonsuzluk ve kontrol saplantısı, onları organik olarak büyüyen yazılımlar üretmekten alıkoydu. Bunun yerine, sadece elden ele, referansla ve kapalı devre kurulan; nihayetinde kendi sonlarını getiren (ByLock benzeri) ilkel sistemlere mahkûm oldular.
Üretemiyorsan Satın Al: Dinlemeden "Kumpasa" Geçiş
Kendi "Echelon" sistemlerini (tüm ülkeyi tek merkezden dinleme ağı) yazacak vizyon ve liyakatten yoksun olan bu yapı, mecburen dışa bağımlı hale geldi. Yıllar sonra WikiLeaks belgeleriyle deşifre olduğu üzere; o dönem Emniyet Genel Müdürlüğü Bilişim Şubesi'nin kilit isimlerinden olan Emniyet Amiri Bilal ŞEN, İtalyan siber silah tüccarı HackingTeam'in CEO'su David Vincenzetti ile masaya oturdu.
Türkiye'deki devlet kasasından, Singapur üzerinden faturalandırılarak yaklaşık 600 bin dolar karşılığında "Remote Control System" (Galileo) adlı casus yazılım satın alındı. Bu satın alma, oyunun kurallarının değiştiği andır. Artık amaç sadece hedefi "dinlemek" değildi. Nihai amaç, bir tuşla hedeflerin (askerlerin, gazetecilerin, muhaliflerin) bilgisayarlarına sızmak ve onların belleğine hiç işlemedikleri suçların sahte dijital delillerini yerleştirmekti.
Bu, sadece bir siber suç değil; Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi kumpas davalarının dijital altyapısının devletin imkânlarıyla nasıl kurulduğunun kanıtıydı.
Buzdağının Görünen Kısmı: Onurlu Hırsızlar ve Yanılsama
Dönemin olaylarına dışarıdan bakanlar, genellikle polis tutanaklarının ve FBI bültenlerinin çizdiği sınırların içinde kalırlar. Gazeteci İhsan Aydın’ın kaleme aldığı Onurlu Hırsızlar kitabı, bu bağlamda dönemin ruhunu, DarkMarket operasyonunu, FBI’ın içeri sızma taktiklerini ve suçluların dünyasını anlamak için önemli bir belgesel niteliği taşır. Eser; polis fezlekeleri, açık kaynaklar ve birebir röportajlar üzerinden siber dolandırıcılığın "kabuğunu" başarıyla resmeder.
Ancak her resmi tutanak, yazanın ajandasını yansıtır. Aydın'ın kitabı kolluk kuvvetlerinin uluslararası başarılarına ve hackerların kedi-fare oyunlarına odaklansa da; madalyonun görünmeyen yüzünde, o operasyonları yürüten polis şeflerinin, aslında devletin gücünü kullanarak kendi kumpas altyapılarını inşa ettikleri gerçeği yatmaktadır. Operasyonların birçoğu (uluslararası siber suçlarla mücadele kılıfı altında) aslında muhalifleri fişlemek, teknik takip yeteneklerini geliştirmek ve yeraltı dünyasının teknolojisini kendi lehlerine kullanmak için birer laboratuvar olarak kullanılmıştır.
Sonuç: Gerçeğin Ağırlığı
2000'lerden 2010'lara uzanan bu süreç, basit bir "iyi polis - kötü hacker" hikayesi değildir. Bu, liyakatsizliğin ve güç zehirlenmesinin, teknolojiyi bir baskı ve kumpas aracına dönüştürme serüvenidir. Sistemler, kodlar ve uydularla kurulan bu devasa gözetim ağı; nihayetinde onu kuranların da üzerine çöken bir enkaza dönüşmüştür.
Tarih, sadece mahkeme salonlarında okunan kararlarla veya haber bültenlerine düşen FBI basın açıklamalarıyla yazılmaz. Tarih, sunucu loglarında silindiği sanılan satırlarda, karanlık hücrelerde direnen zekalarda ve her şey bittiğinde kendi gerçeğini tüm çıplaklığıyla, hiçbir ego barındırmadan bir "kefaret" gibi ortaya koyabilenlerin sessizliğinde gizlidir.
Paylaş: